Yazar

Prof.Dr. A.Kadir ÖZCAN
Edebiyat Fakültesi - Tarih Bölüm Başkanı

Makaleler » DEVŞİRME SİSTEMİ ve BAZI TESPİTLER
Makalelerde Ara:

DEVŞİRME SİSTEMİ ve BAZI TESPİTLER

Prof.Dr. A.Kadir ÖZCAN
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi - Tarih Bölüm Başkanı

Büyük İslâm müçtehitlerinden İmam Mâlik (ö. 795) ve Ahmed b. Hanbel’e (ö. 855) göre İslâm devletinde askerlik hizmeti müslümanlara has ise de, Ebû Hanife (ö. 767) ve İmam Şâfiî’ye (ö. 820) göre gayrı müslimler de İslâm ordusunda istihdam edilebilir. Nitekim bu ikinci içtihada uygun olarak, eski Arap-İslâm devletlerinde gulâm istihdamı Türk-İslâm devletlerinde de devam etmiştir. Zira hanedana dayalı devletlerde saltanatın korunması için mutlaka bir hassa ordusunun varlığına ihtiyaç duyulurdu. Nitekim büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk ünlü Siyâsetnâme’sinde hassa ordusunun çeşitli etnik unsurlardan teşkilini tavsiye hatta teşvik etmekte idi. Zira ona göre aynı soydan asker kullanmada büyük hatalar vardı. Emevîler’de ve özellikle Abbâsîler’de Türk esirlerin sultanın muhafız birliklerinin teşkilinde kullanıldığı bilinmektedir. Abbâsî İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra başta Sâmânîler olmak üzere ortaya çıkan hanedanlarda Türk esirlerin istihdamı devam etmiştir. Karahanlılar’dan itibaren Türk-İslâm devletlerinde hassa ordusu kölelerden teşkil edilmiştir. Hassa ordusunun mutlaka yabancı etnik kökenli askerlerden oluşturulmasını vurgulayan Nizâmülmülk, gulâm eğitimine de dikkati çekmiş ve bunların yüksek mevkilere getirilmeden önce mutlaka yedi yıl kadar eğitilmesi gerektiğini de vurgulamıştır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Anadolu’daki mirasçısı durumunda olan Anadolu Selçukluları’nda ise, gerek orduda gerekse idare ve saray hizmetlerinde daha ziyade Rum kökenli gulâmlar çalıştırılmıştır. Ermeni ve Gürcü kökenlilerin sayısı fazla değildi.
 
Eski Türk ve Türk-İslâm devletlerinin mirasçısı olan Osmanlı Devleti’nde de bu uygulama devam etmiştir. Eski İslâm devletlerinde başta orduda olmak üzere idare ve saray görevlerinde çalıştırılan bu yabancı etnikten görevliler için “gulâm” terimi kullanılırken, Osmanlılar’da bunun çoğulu “gılmân” kavramı tercih edilmiştir. Osmanlılar’da yabancı kökenli asker istihdamının başlangıcı kuruluş yıllarına kadar gider. Nitekim daha 1300’lü yılların başında Osman Gazi’nin maiyetinde 500 kişilik bir yabancı uyruklu savaşçıların var olduğu bilinmektedir. Bunların başında Balabancık adında bir reis bulunuyordu. Osmanlılar’da savaş esirlerinin orduda istihdamı Orhan Gazi döneminde daha belirginleşir. Yeniçeri ordusunun Orhan Gazi zamanında teşkil edildiğini benimseyen tarihçilere göre, bir kanun çerçevesinde orduda yabancı uyruklu asker kullanımı bu padişah döneminde başlamıştır. Her ne kadar İdris-i Bitlisî Farsça tarihinde “yeni çeri” tabirini kullanırsa da, bunun yaya ve müsellemler için istimal edilmiş olabileceğini düşünmek mümkün, belki daha doğrudur. Zira yeniçeri ocağının teşkilâtlanmasının I. Murad zamanında olduğu kesin gibidir. Bu merkez ordusunun asker kaynağı ise önceleri hemen sadece savaş esirlerine dayanıyordu. Muhtemelen Edirne’nin fethinden sonra yazılı kurallara bağlanan Pençik uygulaması ile hızlanan fetihler sonunda sayıları çok artan savaş esirlerinin beşte birinin, çoğu orduda olmak üzere devlet hizmetlerinde çalıştırılması amaçlanmıştır. 1402 Ankara Bozgunu’ndan sonra duran fetihlere paralel olarak Pençik Kanunu’nun bir süre uygulanamaz hale gelmesi, idarecileri yeni çareler aramaya sevk etmiştir. Bulunan yeni sistemin adı Devşirme idi. Bunun da esası, Osmanlı tebaası bazı hıristiyan çocuklarının bir kanun çerçevesinde toplanmasından ibaretti. Bu uygulamanın başlangıcını Yıldırım Bayezid (1389–1402) devrine kadar götüren araştırmacılar varsa da, esas olarak Çelebi Mehmed (1413–1421) döneminde tatbik edildiği, kanunlaşmasının ise II. Murad devrinde (1421–1451) olduğu kabul edilmektedir. Sistemin işleyişi, yeniçeri ağasının Divân-ı Hümâyun’a arzı üzerine gerçekleşirdi. Bu da ihtiyaca göre üç ila yedi yılda bir yapılırdı. Devşirme işlemi önceleri mahallî idareciler tarafından, bunun suiistimalleri görülünce de Fatih Sultan Mehmed zamanından itibaren merkezden gönderilen görevlilerce yapılmıştır. Devşirme Kanunu’nda, toplanacak çocukların nitelikleri belli idi. Osmanlı tebaası hıristiyan ailelerin bülûğ çağına ermemiş olanları; bunların da en sağlıklıları ile soyluları ve endamı düzgün olanlar tercih edilirdi. İstisnaî olarak Bosna müslümanlarının –ki bunlar kendi istekleriyle topluca İslâmiyet’e girmişlerdi- oğulları alınır ve bunlar ağırlıklı olarak başta Bostancı ocağı olmak üzere saray hizmetlerinde kullanılırlardı. Devşirme uygulaması başlangıçta sadece Rumeli topraklarında (Balkanlar’da) yapılırken, XV. yüzyıl sonlarından itibaren İstanbul, Bursa, Diyarbakır ve civarı gibi bazı yerleşim merkezleri dışında Anadolu’nun bazı yerlerinde de tatbik edilmiştir. 8–18 yaşları arası hıristiyan ailelerin oğulları ilgili yerin meydanında bir araya getirilir, yaşları ve kimlikleri kilise vaftiz defterlerinde incelendikten sonra kanun ve talimata uyanlar alınırdı. Toplanan çocukların, ana-baba adları ve köylerinin isimleri en ince ayrıntılarına kadar eşkâl defterlerine kaydedilir ve bu çocuklar kafileler halinde merkeze gönderilirlerdi. İstanbul’da yeniçeri ağasının makamı olan Ağakapısı’nda yoklaması yapılan devşirmeler daha sonra topluca sünnet edilirler ve yeni isimler alırlardı. Saray için ayrılacak olanlar önce Edirne, Galata ve İbrahim Paşa hazırlık mekteplerinde bir süre eğitime tabi tutulurlar, içlerinden zeki ve yetenekli olanlar Enderûn Mektebi’ne alınırlar, diğerleri süvari bölüklerine, gürbüzce olanlar ise bostancı ocağına verilirlerdi. Saray hizmetine giremeyen devşirmeler Anadolu’daki Türk köylülerinin yanına gönderilirlerdi. Buralarda küçük bir ücret karşılığı çalışan bu gençler Türkçe’yi, Türk-İslâm adet ve geleneklerini öğrenirlerdi. Anadolu’dan alınan devşirmeler ise Rumeli’deki Türk köylülerinin yanlarına verilirlerdi. Bu uygulama ile kaçmalarının önüne geçilmeye çalışılırdı. Bu uygulamaya Devşirme Kanunu’nda “Türk’e Verme” denirdi. Böylece dönemin idarecileri Türk köylü ailelerini bir nevi tatbikî okul gibi düşünüp kullanmışlar, hıristiyan kökenli çocukların buralarda Türk dili dışında Türk ananelerini de öğrenmelerini sağlamışlardır. Uygulamanın ekonomik boyutu ise, bu gençlerin ziraatle uğraşarak üretime katkıda bulunmalarını sağlamak olmuştur. Daha sonra merkeze getirilen devşirmeler acemi ocağına verilirler ve “acemi oğlanı” adıyla bir süre de burada eğitim görürlerdi. İstanbul’un fethine kadar sadece Gelibolu’da bulunan acemi ocağı 1453’ten sonra İstanbul’da da açılmıştır. Acemi Ocağı’ndan sonra gerçek anlamda asker namzedi olan devşirmeler, başta yeniçeri ocağı olmak üzere öteki kapıkulu ocaklarına verilirlerdi. Kabiliyetli olanlar yeniçeri ağalığına, buradan da sancak beyliği ve beylerbeyilik gibi yüksek dereceli taşra görevlerine tayin edilirler, hatta veziriâzamlık gibi en yüksek makama bile yükselebilirlerdi. Devşirme sistemi başarılı olarak XVI. yüzyıl sonlarına kadar uygulanmış, XVII. asırda Türk’e verme usulünden vazgeçilmiştir.
 
*****
 
Devşirme uygulaması hakkında yabancı ve yerli araştırıcılar tarafından lehte ve aleyhte çok şeyler söylenmiş ve yazılmıştır. Özellikle Batılı gezginlerin sistem lehinde genellikle güzel sözler söyledikleri görülmektedir. Ezcümle, 1530 yılında İstanbul’a gelen Benedict Curipeschitz, Yolculuk Günlüğü’nde, Osmanlı padişahının genç ve yetenekli kişileri ailesinden koparıp yeniçeri yaptığını, daha sonra da en iyi devlet hizmetlerini ona verdiğini belirttikten sonra, devşirmeler içinde en çok yükselenlerin Bosnalılar olduğunu; zira yetiştirilmelerinden sonra onların daha güvenilir hale geldiklerini vurgular.
 
Yine aynı yıllarda İstanbul’a gelen fakat adı bilinmeyen bir İspanyol’un, Türkiye’de esir kalmış bir gemiciden naklen Türkçe’ye Türkiye’nin Dört Yılı adıyla çevrilen hatıralarında devşirmelerden de söz edilmektedir. Ezcümle, Pençik sisteminin hâlâ uygulandığını; küçük yaşlarda toplanan hıristiyan ailelerin çocuklarının Anadolu’daki çiftliklerde ve çeşitli hizmetlerde çalıştırıldıklarını, bunların bir kısmının yeniçeri yapıldığını; yeniçerilerin sadece İstanbul’da değil, İmparatorluğun belli başlı kale ve şehirlerinde de bulunarak zabıta hizmeti gördüklerini; evlenmediklerini; kılıç, ok ve tüfek kullanmada eşlerinin bulunmadığını; kiminin yaya kiminin atlı olduğunu; barış zamanlarında bile savaş zamanı gibi hazırlıklı olduklarını ifade eder. Devşirme kökenli idarecilerin Türkler’den daha insafsız ve acımasız olduğunu, Osmanlılar’ın müslüman yapmak için kimseyi zorlamadıklarını, zira dinlerinin buna müsaade etmediğini belirtir. Meçhul gezgin, hıristiyan ailelerin şer`î hukuka göre 14 yaşına gelmiş oğulları için yılda bir defa vergi (cizye) verdiklerini, ama devşirildikten sonra bu verginin düştüğünü de ifade eder.
 
Aynı asırda 1555 yılında İstanbul’a gelen ve 1562 yılı sonlarına kadar burada kalan Avusturya elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq (ö. 1592) mektuplar şeklinde kaleme aldığı anılarında, ilk defa Budin’de rastladığı yeniçeriler hakkında olumlu sözler söyler. Kendisini eğilerek selâmladıklarını ve bir demet çiçek verdiklerini belirttikten sonra onların, gittikleri yerde dehşet saçan yeniçeriler olduğunu anlamakta zorluk çektiğini yazar. Savaş esnasında Türk askerinin açlığa, susuzluğa ve zor şartlara dayanıklılığından, kuru peksimet yiyerek aylarca yaşayabildiklerinden övgüyle söz eder. Kendi askerlerinin sefer sırasında yemek beğenmediklerinden, israfa varır şekilde mükellef ziyafet istediklerinden, maneviyat bozukluğu içinde bulunduklarından, sarhoş, serkeş ve zevke düşkünlüklerinden bahsettikten sonra iki ordunun karşılaşmasında Türkler’in galip geleceğinden hayıflanarak bahseder. Busbecq, kaynağı yine devşirme sistemi olan ulûfeci ve gurebâ bölüklerinden de övgüyle söz eder; Osmanlı süvarilerini ellerinde tuğlar ve başlarındaki sorguçlardan dolayı yürüyen bir ormana benzetir.
 
Alman İmparatoru I. Ferdinand’ın elçilik heyetiyle Busbecq’in maiyetinde Osmanlı Türkiyesi’ne gelen Alman asıllı bir protestan olan Hans Dernschwam (ö. 1568?) ise İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat adıyla Türkçe’ye çevrilen eserinde daha keskin ifadeler kullanır ve Türk (müslüman) olmuş devşirmelerin, kendilerine karşı ötekilerden çok daha kötü olduklarını yazar. Bu hususta Rüstem Paşa ile kardeşi Sinan Paşa’yı örnek gösterir. Her ikisinin de Bosnalı domuz çobanı olduklarını, devşirildikten sonra en yüksek mevkilere yükseldiklerini belirtir, fakat onları sahtekâr olarak niteler. Dernschwam devamla, Türkler’in bu müslüman olmuş esirlerin yardımıyla pek çok ülkeyi ele geçirdiklerini; bunlar olmasa Türkler’in bu kadar geniş sahalara yayılıp, hıristiyan dünyasını baskı altına alamayacaklarını vurgular. Busbecq gibi o da devşirme kökenlilerin Türkler’den bin kat daha kötü (kendilerine karşı) olduğunu ilave eder. Dernschwam, “Türkler’in işgal ettikleri memleketlerden esir aldıkları insanları daha genç yaşta iken öylesine muharip ve cesur askerler olarak yetiştirmeleri hayrete şayandır” derken Pençik ve Devşirme sistemlerinin de önemini vurgular. O da kendi askerlerini yeniçerilerle karşılaştırdığında, “her gün ücretlerini alıp, har vurup harman savurduklarından esefle“ söz eder. Kasaba kasaba, köy köy yapılan devşirme uygulamasında 8–12 yaşlardaki en seçme, endamı düzgün ve becerikli çocukların alındığını belirten Dernschwam, saray için ayrılan devşirme oğlanlarının aldıkları mükemmel eğitimle Türkçe’yi öğrendiklerini, cirit vb. spor dallarında yetiştiklerini, yeniçerilerin, kapıcıbaşıların, çavuşların, bey ve paşaların hep bu sarayda yetişen gençlerden olduğunu; halkı da bunların yönettiğini ifade ettikten sonra devamla, bunların dünyanın başına bela bir padişahın adamları olduğunu, böyle bir idare sonucu bütün hıristiyan ülkelerinin yetenekli, itibarlı halkını kaybettiğini hayıflanarak yazar. Hassa askeri olmalarından dolayı ülkede yeniçerilerden daha hür kimse olmadığını da belirten Dernschwam, yaya ve atlı yeniçerilerin maaşları, kumandanları, kışlaları ve kıyafetleri hakkında da bilgiler verir. Devşirmelikten idareciliğe yükselmiş olanların vaktiyle bir şeyciklerinin bulunmadığını, hepsinin köylü çocukları olduğunu yazan Alman gezgin, bunların yönetimde Türk asıllı idarecilerden kendilerine karşı çok daha sert ve kötü olduğunu vurgular. Kendi ülkesine göre Türkler’in çok güçlü olduğunu belirten Dernschwam, günün birinde Türkler’in kendilerini (hıristiyanları) yerle bir edeceğini, çünkü kendilerinin savaşçı bir millet olmadığını da söyler. Dernschwam Osmanlılar’ın Yahudilerden devşirme yapmadığını, fakat onları hırisitiyan dünyasında olup bitenlerden haberdar olmak için casus olarak kullandıklarını ifade eder. Hekim ve eczacıların da Yahudi kökenli olduğunu yazar.
 
1584–1587 yılları arasında İstanbul’da bulunan Venedik Elçisi Lorenzo Bernado’nun gözlem ve tespitleri daha ilginçtir. Zira ona göre, “sadece devlet idaresinin değil, koca imparatorluğun ordularına kumanda yetkisinin de ellerine verildiği kişiler ne dük ne marki ne de konttur. Hepsi çobanlıktan gelme sıradan insanlardır”. Bernado devamla, “biz Venedikliler’in de padişahın yaptığını yapmamızda isabet vardır. Padişah bu adamlardan en iyi kaptanları, sancak beylerini, beylerbeyileri yetiştirerek onlara şan ve itibar kazandırmıştır” diyerek sistem hakkındaki kanaatini belirtir.
 
1591 yılında Alman İmparatoru II. Rudolf’un İstanbul’a gönderdiği elçilik heyetinden Baron W. Wratislaw da Anılar, XVI. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’ndan Çizgiler adıyla Türkçe’ye çevrilen eserinde benzer görüşlere yer verir. Yeniçerilerin menşeinin ya savaş esiri veya Devşirmeye dayandığını belirten Wratislaw 8–10 yaşındaki erkek çocukların zeki ve kabiliyetlilerinin toplandığını, en göze çarpanların saray hizmetine alındığını, diğerlerinin ise asker yapıldığını ifade ettikten sonra, bu ikincilerin Rumeli ve Anadolu’daki Türk ailelerin yanlarına verildiklerini, 18 yaşına kadar buralarda hizmet edip sıcağa, soğuğa ve açlığa dayanacak biçimde yetiştirildiklerini, zamanı gelince de merkeze alınarak önce Acemi Ocağı’nda bir süre eğitildikten sonra yeniçeri vs. gibi kapıkulu ocaklarından birine alındıklarını yazar. Acemi Ocağı’ndaki eğitimleri ile ilgili olarak Wratislaw burada tüfek, sapan, kılıç kullanma, siper üzerinden atlama, duvar aşma vb. savaş talimlerini aldıklarını ve devamla, bunların Türkler’in elinde bulundurdukları en yiğit savaşçılar olduğunu belirtir. Osmanlı Devleti’nin bel kemiğini oluşturan yeniçerilerin kışlası hakkında da Wratislaw, büyük bir düzen ve temizlik içinde olduğunu; tüfek, kılıç ve savaş baltalarının gereği gibi silinip yağlanarak silâhlıklar içinde muhafaza edildiğini; Şehzadebaşı’daki kışla meydanında acemi oğlanlara her türlü savaş eğitiminin yaptırıldığını âdeta gıpta ile anlatır.
 
Kaynak olarak 1601–1607 yılları arasında İstanbul’da görev yapan Venedik Balyosu Ottaviano Bon’un raporlarını kullanan İngiliz Büyük elçisi Pindar’ın maiyetinde İstanbul’a gelen Robert Withers da, Büyük Efendi’nin Sarayı adıyla tercüme edilen eserinde acemi ve iç oğlanlarından da söz eder. Yaşları 12–14 arasında olan ve en iyi ve savaşçı ailelerden alınan devşirmelerin İstanbul’a getirildiğini, topluca sünnet edildiklerini, saraya alınanların burada Türkçe okuma-yazma öğrendiklerini ve yeteneklerine göre yönlendirildiklerini, bu arada hepsinin güreş, atlama, koşu, demir ağırlıkları fırlatma, ok atma ve bir şeyi parçalama gibi bir Türk askerinin işine yarayacak sporlarla meşgul olduklarını belirtir. Withers devamla, diğerlerinin ise saraya ait bahçelerde, saray için odun ve yiyecek taşıyan gemilerde çalıştırıldıklarını, yeniçeri oluncaya kadar boş bırakılmadıklarını ilave eder. Bazı acemi oğlanlarının ise başta veziriâzam olmak üzere diğer paşaların hizmetine verildiklerini ekler. Acemi oğlanlarının özgür olduklarını, fakat dışarıya çıktıklarında izlendiklerini ilave eden Withers’in kayıtlarından, XVII. yüzyıl başlarında Türk kökenlilerin de devşirilerek acemi oğlanı yapıldığı anlaşılıyorsa da, bunların iyi hizmetlerde bulunmadıkları istidlal ediliyor. I. Ahmed (1603–1617) döneminde Enderûn’daki devşirmelerle yeniçeri namzedi acemi oğlanlarını kıyaslayan Withers, birincilerin durumlarının daha iyi olduğunu, zira bunların devlet yönetimi için yetiştirildiklerini vurgular. XV ve XVI. yüzyıllarda daha sıkı uygulanan Devşirme Kanunu’nun XVII. asır başlarında biraz gevşediği bu gezginin anılarından anlaşılmaktadır. Zira Enderûn’da Türk kökenli gençlerin varlığından da söz etmekte ve bunların kapı ağasının arzını müteakip padişahın rızasıyla alındığını yazmaktadır. Withers Türkler’in doğuştan soyluluğun iyi bir eğitimle desteklendiği takdirde en erdemli insanların ortaya çıkabileceği kanaatinde olduklarını belirtmekle, saray okulunun fonksiyon ve önemini de vurgulamaktadır. Bu arada saray disiplininin çok sert olduğunu, saraydan çıkma bir kimsenin kesinlikle dünyadaki en dayanıklı, en sabırlı kişi olduğunu söyler. Enderûn’da verilen derslere de hayran olan Withers, bu hususta kendince barbar Türkler’i takdir etmekten kendini alamaz. Pratik hayatta ise bir Enderûnlu iyi giyim, muaşeret âdâbı, İslâm dininin akait ve amelleri gibi uygulamalar içindedir.
 
1630 yılında İstanbul’a gelen Fransız gezgin Jean Baptiste Tavernier’nin (ö. 1689), anılarında III. Murad zamanında büyük ayrıcalıklar elde eden yeniçeriler hakkındaki kanaati hem olumlu hem de olumsuzdur. XVI. yüzyıl gezginlerinden farklı olarak o, bu askerlerin sayısının çok arttığını, fakat iyi bir düzen içinde hâlâ kışlalarında oturduklarını, evlenmelerinin ender olduğunu, fakat onların ayrıcalıklarından yararlanmak için on binlerce kişinin yeniçerilik davasında olduklarını, gerçek yeniçerilerin padişahı devirip imparatorluğun gidişatında etkili olduklarını yazar.
 
XVII. yüzyıl ortalarında İstanbul’a gelen bir başka Fransız gezgin Jean Thévenot (ö. 1667) ise yeniçerilerden söz ederken, bunların haraç karşılığı devşirilen ve devlet hizmetine alınan çocuklar olduklarını, yedi yıl kadar sarayda eğitildiklerini, devşirme işleminin beş yılda bir yapıldığını, fakat nadiren Türk kökenlilerin de alındığını ifade eder. Yeniçeriliğin ayrıcalığından söz eden gezgin, onlara kimsenin dokunamadığını yazmakla sanki o asırdaki serkeşliklerine de imada bulunur.
 
XVIII. yüzyıla gelindiğinde, artık ocak düzeninin bozukluğu yeniçerilerin serkeşliklerinden anlaşılmaktadır. 1717–1718 yıllarında İstanbul’da İngiliz elçisi olarak görev yapan Edward Wolley Montegu’nun zevcesi Lady Montegu (ö. 1762), Türkiye Mektupları adıyla çevrilip yayımlanan eserinde, daha Sırbistan’da iken yeniçerilerin fakir köylülere ait tavuk, koyun vs. gibi geçimliklerini nasıl yağmaladıklarına şahit olmuştur.
 
XIX. yüzyıla gelindiğinde ise ocağın iyice bozulduğu Edward Raczynski’nin anılarından anlaşılıyor. Gezgin, Türk ordusunun son yıllarında eski itibarını kaybettiğini, yeniçerilerin Batı Avrupa’daki askerî eğitimden habersiz olduklarını ve her türlü yenilik hareketlerine karşı çıktıklarını belirttikten sonra, hatalı da olsa Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu ve teşkilâtı hakkında bazı bilgiler verir. Bu arada III. Selim’in Avrupaî tarzda kurmaya çalıştığı Nizâm-ı Cedîd’in ve deniz kuvvetlerinin çok önceden ele alınması gerektiğini vurgular.
 
Batılı gezgin ve gözlemcilere paralel olarak genellikle yerli kaynaklarda da XV ve XVI. yüzyıl dönemleri için devşirme sistemi hakkındaki görüşler olumludur. Bozulmalar için hep III. Murad devrine işarette bulunulur. Sistemle ilgili köklü eleştiriler son yıllarda Batılı araştırıcılardan gelir. Uygulamanın İslâm hukukuyla bağdaşmadığı meselesi yine bu araştırıcılar tarafından öne sürülür. Bazı oryantalistler zimmî çocuklarının zorla ailelerinden alınmasının İslâm hukukuna aykırı olduğunu ileri sürerlerken, bazıları bu uygulamayı eski İslâm devletlerindeki gulâm sisteminin devamı olarak kabul ederler. Paul Wittek ise devşirme işleminin ağırlıklı olarak Slav, Boşnak ve Bulgarlar’dan yapıldığını belirterek, bunların İslâmiyet’in ortaya çıkışından sonra Hıristiyanlığı benimseyen kavimler olduğunu, Şafiî mezhebine göre zimmî sayılamayacaklarını, dolayısıyla zimmîler gibi kendi inançlarını koruyarak İslâm ülkesinde yaşama hakları bulunmadığından ailelerinden alınarak devlet adına yetiştirilmelerinin Şafiî mezhebine göre İslâm hukukuna aykırı olmadığını ileri sürer. Ancak bu görüşün Osmanlı idarecileri tarafından dikkate alınmadığı yapılan uygulamalarla sabittir. Çünkü Osmanlılar Slav, Boşnak ve Bulgarlar dışında, İslâm’ın ortaya çıkmasından önce ehl-i kitab olan Rum ve Ermeniler’den de devşirme yapmışlardır. Devşirme uygulamasını eski Arap-İslâm ve Türk devletlerinde görülen gulâm sistemiyle bağdaştırmak da mümkün görülmemektedir. Zira devşirmeler, devletle zimmet akdi yapmış özgür hıristiyan tebaanın çocuklarıdır. Bunlara “gılmân” veya “kul” denilmesini doğrudan hükümdara bağlı hassa askeri olmalarıyla açıklamak daha doğrudur. Hatta zamanla Osmanlı tebaası herkes “pâdişahın mutî kulu” olarak nitelendirilmiştir.
 
Devşirme sisteminde tartışma konusu olan iki mesele vardır: Birincisi devşirmelerin istekleri dışından ailelerinden alınmaları; ikincisi ise islâmlaştırılmalarıdır. Birinci meseleyi İslâm devleti ile gayrı müslim tebaa arasındaki zimmet akdiyle açıklamak mümkündür. Bilindiği gibi zimmî statüsündeki tebaa İslâm devletinin koruması altında olup, zimmîler de buna karşılık devlete cizye adıyla bir baş vergisi ödemekle yükümlüdür. Cizyenin kadın, çocuk, ihtiyar, hasta ve ruhban sınıfı dışında kalan kişilerden alınmış olması, bir bakıma savaşa katılmama mukabilinde tahsil edildiği söylenebilir. Bu durumda devletin ihtiyaç duyduğu zamanlarda cizyeden vazgeçip, tebaasını asker olarak istihdam edebileceğini de meşru saymak gerekir. Yani bu anlayış çerçevesinde Osmanlı Devleti’ndeki devşirme uygulamasını zimmî statüsündeki tebaasından istenen zorunlu askerlik hizmeti olarak yorumlamak yanlış olmayacaktır. Devşirilenler üzerinden cizyenin düşmesi de bu yorumu kuvvetlendirir. Nitekim yukarıda ifade edildiği gibi, Fransız gezgin Tavernier, devşirme uygulamasının haraç (doğrusu cizye olmalı) karşılığı yapıldığını açıkça belirtir (bk. Not: 36).
 
Devşirmelerin ailelerinden alındıktan sonra İslâmlaştırılmaları meselesini ise Osmanlı hukukçuları, Hazreti Peygamber’in, “Her çocuk fıtrat üzerine doğar; daha sonra anne ve babası onu Yahudileştirir, Nasranîleştirir veya Mecusîleştirir” mealindeki hadîs-i şerîfle açıklamaya çalışırlar. Buradaki “fıtrat” kelimesi hak din anlamında kullanılmıştır (Kur’ân, Rum sûresi, 30/30). Devşirmelerin genellikle 8–18 yaşları arasında toplandığı göz önüne alınırsa, burada Hıristiyanların zorla din değiştirmeleri değil, henüz bir dinle yükümlü olmamış kimselerin anne ve babaları tarafından hıristiyanlaştırılmadan önce hak dini benimsemelerini sağlama çabasının söz konusu olduğu düşünülmelidir.
 
Başta Amerikalı tarihçi ve gazeteci Herbert Adams Gibbons (ö. 1934) olmak üzere bazı müsteşrikler, devşirme uygulamasını doğruda müslümanlaştırma yani Türkleştirme olarak yorumlarlarsa da bunun da tutarlı bir mesnedi yoktur. Zira bu sistem her şeyden önce ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Amaç islâmlaştırma olsaydı, daha kuruluş yıllarında bu yola müracaat edilirdi. Osmanlılar hiç bir devirde kendi tebaasına karşı müslümanlaştırma siyaseti gütmemiştir. Böyle olsaydı, bütün tebaanın dolayısıyla Balkan halklarının tamamının müslüman olması gerekirdi. Bilakis Fatih Sultan Mehmed İstanbul’un fethinin hemen ardından Ortodoksluğu ihya etmekle, tebaasının din ve vicdan hürriyetine saygılı olmuş, gayrı müslim halkla zimmet akdi yapmıştır. Kaldı ki, Devşirme Kanunu’nun XV. yüzyıl ortaları gibi oldukça geç bir tarihte yapılmış olması da tamamen zaruretlerden kaynaklanmasıyla izah edilebilir. Osmanlılar, fethettiği yerleri kalıcı vatan toprağı yapmak için iskân ve bir bakıma zorunlu iskân olarak nitelendirilebilecek sürgün, İslâm dininin “müellefe-i kulûb” anlayışına uygun olarak yeni tebaaya yapılan istimâlet siyaseti gibi metotları kullanmışlar; sınır boylarında kendilerine tekke ve zaviyeler açılan kolonizatör Türk dervişlerinin faaliyetlerinden yararlanmışlardır. Kaldı ki zorla İslâmlaştırma cizye vergisinin düşürülmesi, bu da devletin vergi gelirlerinin azaltılması demekti.
 
Sonuç olarak, eski İslâm ve Türk-İslâm devletlerinden farklı olarak ilk defa Osmanlılar’da uygulanan devşirme sisteminin en azından 150 yıl kadar başarılı olduğunu kabul etmek gerekir. Nitekim Batılı gözlemcilerin üzerinde durdukları en önemli hususların başında, devşirme kökenli devlet görevlilerinin daha güvenilir oldukları hususu, Enderûn’da aldıkları eğitimin kalitesiyle ilgilidir. Keza yeniçerilerin silah kullanmada gösterdikleri başarı ile savaş esnasında sergiledikleri metanet de yine Acemi Ocağı’nda ve daha sonraki kışlalarında aldıkları eğitimin bir sonucudur. Burada dikkati çeken bir başka husus ise Türk ailelerin uygulamalı birer okul olarak gösterdikleri başarının vurgulanmasıdır. Acemi Ocağı’nda verilen uygulamalı eğitim hakkında bilgiler veren bu gözlemciler, Osmanlı başarısını kendi ülkeleriyle kıyaslayarak duydukları meyusiyeti dile getirmekten de geri durmamışlardır. Aralarında İslâm’ı tam olarak benimsememiş ve eski dinlerini gizlice sürdürmeye çalışan devlet adamı veya yeniçerinin var olabileceği düşünülse de, savaş sırasında düşman saflarına geçme olayı hiçbir dönemde vuku bulmamıştır. Tanzimat ve sonrasında gayrı müslimlerin askerliği meselesi bir problem olarak varlığını sürdürmüş, sonunda bedel usulü benimsenmiştir. Müslüman olsun gayrı müslim olsun her Türkiye vatandaşının askerliğinin bir vatan borcu olarak kabulü ise Cumhuriyet döneminde gerçekleşmiştir.
 
        
 
          


 Nizamülmülk, Siyasetnâme Siyerü’l-mülûk), trc. Nurettin Bayburtlugil, İstanbul, 1981, s. 146.
 Mustafa Zeki Terzi, “Gulâm”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1996, XIV, 178.
 Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilâtı, Ankara 1981, s. 291.
 Erdoğan Merçil, “Gulâm”, DİA, XIV, 183.
 Anonim Tevârîh-i Âl-i Osman –F. Giese neşri- (haz. Nihat Azamat, İstanbul 1992, s. 15; Anonim Osmanlı Kroniği (1299–1512), haz. Necdet Öztürk, İstanbul 2000, s. 16.
 Pençik uygulaması daha sonraki yıllarda da devam etmiş, fakat zamanla vergi şeklini almıştır (bk. Abdülkadir Özcan, “Pencik”, DİA, İstanbul 2007, XXXIV, 226).
8 Fatih Sultan Mehmed zamanında kendi arzularıyla topluca İslâm’ı seçmelerine bir nevi mükâfat olmak üzere, zimmî statüsünde olmayan Bosna-Hersekliler’den devşirme yapılması bir istisna idi (bk. Şem`dânîzâde Fındıklılı Süleyman, Mür’t-tevârîh, İstanbul 1338, I, 454.
 Zannedilenin aksine devşirmeler ailelerini unutmamışlar, Sokullu Mehmed ve Cıgalazade Sinan paşalar gibi irtibatlarını sürdürenler olmuştur.
 Benedict Curipeschitz, Yolculuk Günlüğü 1530 (trc. Özdemir Nutku), Ankara 1977, s. 25, 32.
 Türkiye’nin Dört Yılı (trc., Aysel Kurutluoğlu), İstanbul, ts., s. 15.
 aynı eser, s. 17–18, 155–156.
 o yıllarda sadece yaşlı ve oturak yeniçerilerin evlenebildiği malumdur.
 aynı eser, s.17.
 aynı eser, s. 21–22.
 aynı eser, s. 104–105.
 Hayatı hakkında bk. S Eyice, “Busbeke, Ootgeer Giselijn van”, DİA, İstanbul 1992, VI, 466–467.
 Türkiye’yi Böyle Gördüm (haz. Aysel Kurutluoğlu), İstanbul, ts., s. 19.
 aynı eser, s. 103–104.
 aynı eser, s. 141–142.
 Hayatı hakkında bk. Semavi Eyice, “Dernschwam de Hradiczin, Hans” DİA, İstanbul 1994, IX, 182–183.
 Hans Dernschwam, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü (trc. Yaşar Önen), Ankara 1987, s. 64–65.
 aynı eser, s. 84–85.
Devşirmelerin İslâm hukukuna göre esir olmayıp, devletle zimmet akdi yapmış hür hıristiyan ailelerin çocukları olduğu hatırlatılmalıdır.
 aynı eser, s. 87–88.
 aynı eser, s. 90–95.
 aynı eser, s. 128, 203, 283.
 aynı eser, s. 314-316.
 aynı eser, s. 152, 157.
 Albert Howe Lybyer, Kanuni Sultan Süleyman Devrinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Yönetimi (trc. Seçkin Cılızoğlu), İstanbul 1987, s. 47.
 Baron W. Wratislaw, Anılar “16. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’ndan Çizgiler” (trc. M. Süreyya Dilmen), İstanbul 1981, s. 12–13.
 s. 69. Kaldı ki, 1582 yılında Şehzâde Mehmed’in (III. Mehmed) sünnet düğünü sonrasında yeniçeriler arasına yabancıların da alındığı malumdur.
 Robert Withers, Büyük Efendi’nin Sarayı (trc. Cahit Kayra), İstanbul 1996, s. 54–57.
 aynı eser, s. 59–60.
 aynı eser, s. 63.
 aynı eser, s. 64–66.
 J. B. Tavernier, Topkapı Sarayında Yaşam (trc. Perran Üstündağ), İstanbul 1984, s. 21–22.
 doğrusu Cizye olmalı (A. Ö.).
 Burada müslüman kastediliyor olmalı (A. Ö.).
 Jean Thévenot, 1655-1656’da Türkiye (trc. Nuray Yıldız), İstanbul 1978, s. 167–168.
 Hayatı için bk. Salim Aydüz, “Montegu, Lady Mary Wortley”, DİA, İstanbul 2005, XXX, 273–274.
 Lady Montegu, Türkiye Mektupları 1717–1718 (trc. Aysel Kurutlıoğlu), İstanbul, ts., s. 39–40.
 Edward Raczynski, !814’de İstanbul Ve Çanakkale’ye Seyahat (trc. Kemal Turan), İstanbul 1980, s. 167 vd., 172.
 V. L. Ménage, “Some Notes on the Devshirme”, Bulletin of the Schoolof Oriental and African Studies, London 1966, XXIX, 64–78.
 Speros Vryonis, “Seljuk Gulams and Ottoman Devshirme”, Der Islam, Berlin 1965, XLI, 224-252.
 Paul Wittek, “Devshirme and Shari`a”, Bulletin of the Schoolof Oriental and African Studies, XVII, 271 vd.
 Koçi Bey Risâlesi (haz. Ali Kemali Aksüt), İstanbul 1939, s. 74. Geniş bilgi için bk. Abdülkadir Özcan, “Kul”, DİA, Ankara 2002, XXVI, 348–350.
 Buhârî, “Kader”, 3, “Cenâiz”, 80; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 315, 346.
 İmam Ebû Hanife’ye göre erkeklerin büluğunda üst sınır 18 yaştır.
 Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-tevârîh, İstanbul 1280, I, 40–41.
 Abdülkadir Özcan, “Devşirme”, DİA, IX, 254–257.
 Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, XIII (1951–1952), s. 56–79, a. mlf., “Osmanlı İmparatoluğu’nda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler: İstilâ Devrinin Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi II (1942), s. 279–386; Yavuz Ercan, “Devşirme Sorunu, Devşirme’nin Anadolu ve Balkanlar’daki Tükleşme ve İslâmlaşmaya Etkisi”, Türk Tarih Kurumu Belleten, sayı: 198 (1986), s. 679–722.
 Günümüzde başta İngilizce olmak üzere yabancı dil öğrenmek için yurt dışına giden ve oralarda ailelerin yanında kalan öğrencilerin durumu, eski Osmanlı sisteminin modern dönemlerdeki uygulamasından pek farklı değildir.