Yazar

Prof.Dr. H. ÖZDEMİR

Makaleler » VAKIFLAR ve VAKFİYELER
Makalelerde Ara:

VAKIFLAR ve VAKFİYELER

Prof.Dr. H. ÖZDEMİR
 
Dünyada ve ülkemizde faaliyet gösteren vakıflar, aynı zamanda birer sivil toplum kuruluşlarıdır. Bu teşekküller bulundukları ülkelerin eğitimine, kültürüne, ekonomisine, sosyal ve siyasal hayatlarına büyük katkı ve sağlamaktadır. Türkiye’mizde yüzlerce vakıf kurulmuş ve hâlâ kurulmaya devam etmektedir. Sivil toplum tarafından meydana getirilen bu kuruluşların faydalarını saymakla bitirmek mümkün değildir.
 

Biz bu yazımızda, sivil toplumun meydana getirdiği bu değerli kuruluşu, yeni vakıfları, onları kuranların hizmetlerini ve bunların ülkemize ve milletimize sağladıkları faydaları dile getirmek suretiyle, sivil toplum kuruluşlarının etkilerini, yaşatılmalarının zaruretini ve herkesin sivil toplum faaliyetlerine katılımının temini yönünde hizmet yapmış olacağımızı düşünüyoruz. Şimdi öncelikle vakfı tanıyalım.

 

Vakıf kelimesi Arapça’da durdurmak, alıkoymak manasınadır. Istılah olarak; birçok İslam ülkesinde asırlarca içtimai ve iktisadi hayatta önemli bir rol oynayan dini-içtimai karakterli müessesenin adıdır.
İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre vakıf, bir kimsenin sahip olduğu bir gayrimenkulün gelirini, ödünç verme şeklinde fakirlere veya İslam cemaatinin dini ve içtimai ihtiyaçlarına tahsisinin adıdır.1 Ebu Hanife’nin talebelerinden Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre vakıf, gelirleri mahlûkata tahsis edilen bir şeyin mülkiyetinin Allah’ın (c.c) mülkiyetine geçmesini temin eden şer’i bir muameledir. Ancak daha sonraki gelişmesine temel olarak Ebu Yusuf’un görüşüne göre vakıf, “vakfettim” sözüyle gerçekleşip, vakfedenin mülkü olmaktan çıkmaktadır. Hâlbuki İmam Muhammed’e göre vakfın gerçekleşmesi mütevelliye teslim edilmesine bağlıdır. 2
15. asırdan bu yana vakfın Türkiye’de aldığı durum göz önüne alınarak şöyle bir tarif yapmak mümkündür. Vakıf, hukuki bir akit olup, bununla bir kimse Allah’a (c.c.) yakın olma gayesiyle menkul veya gayrimenkul mülk ve emlakini, dini, hayri veya içtimai bir gayeye ebedi olarak tahsis etmesidir. Bu tahsisin gerçekleşmesi için bir takım şartlar lazımdır. Herşeyden önce vakfeden, vakfettiği malın mülkiyetine ve vakıf yapma selahiyetine sahip; hür, akıl ve baliğ olması gerekir. Ayrıca borç ve aşırı müsriflikten ötürü malını kullanmaktan alıkonmamış bulunması gerekir. 3
Vakfın ve vakıf ruhunun doğuşu İslami prensiplere dayanır. Bu konudaki vakfiyeleri incelediğimizde bir kısım ayet ve hadislere rastlamaktayız.
 

Ayetler:

 

1. “Karz-ı Hasen” gönül hoşluğu ile Allah (c.c) için ödünç vermek (57/18; 63/20).
2. “Fi sebilillah infak” Allah (c.c) yolunda harcamak (2/195, 261)
3.“İta” malını akrabaya, yetimlere, yoksullara … vermek (2/177).
4.“İt’am” fakirleri beslemek (89/18; 107/3).
5.“Sadaka vermek” (4/114).
6.“Hayırda yarış” (2/114,148)
Hadisler: Hemen hemen bütün vakfiyelerde gördüğümüz üzere, zikredilen bir kısım hadisler, vakfın gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Bunlardan en çok tesiri olan hadis şudur:
“Bir insan öldüğü zaman, ameli kesilir. Yani amel defteri kapanır, sevap kazanma yolları sona erer. Yalnız 1) Sadaka-i Cariye, 2) İstifade edilen ilmi eser, 3) Kendisine dua eden hayırlı evladı olan kimsenin amel defteri kapanmaz.” 4
Vakıf kelimesi, yukarıda belirtilen anlamları dışında “mevkuf” yani vakıf akdinin mevzuunu teşkil eden menkul veya gayrı menkul malları ifade etmek için de kullanıla gelmiş, hatta onun yerini almıştır. Bu manada vakıfları iki kısma ayırmak mümkündür:
1- Müessesat-ı Hayriyye: Yani kendisinden bizzat yararlanılan vakıflar. Yani, cami, medrese, mektep, imaret, zaviye, hastane, çeşme, sebil ve makbereler.
2- Asl-ı Vakf: Yani aynıyla intifa olunmayan fakat birincilerin sürekli ve düzenli bir şekilde işlenmesini temin eden bina, arazi, nakit para vs. gelir kaynaklarının teşkil ettiği vakıflardır.
 

Bir birini tamamlayan bu iki cins vakfın gelişmesi daha çok Osmanlı Döneminde olmuştur. 5 Vakıf hakkında verdiğimiz bu kısa malumattan sonra şimdi vakfiyeler hakkında kısa bilgi verelim.

 

Sultan Orhan’dan başlayarak, Osmanlı padişahları, vezirler ve diğer ümera birçok vakıflar yapmışlar ve bu vakfettikleri şeyleri yazılı belgelere geçirerek, vakfiyeler bırakmışlardır. Bu vakfiyelerin bir kısmı bugün hala Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde mevcuttur. Bir kısım vakfiyeler de eski eserlerin bulunduğu kütüphanelerdedir. Mesela Süleymaniye, Üniversite ve Topkapı Sarayı Kütüphanelerinde bu gibi vakfiyeleri bulmak mümkündür. Ayrıca Anadolu’daki birçok kütüphanede bu vakfiyelerin mevcut olduğunu biliyoruz. Bu vakfiyelerden bir kısmı orijinal şekli ile duruyorsa da bir kısmı neşrolunarak halkımızın istifadesine sunulmuştur. Mesela Fatih Sultan Mehmed’in ve damadı Zaganos Paşa’nın vakfiyeleri neşredilmiştir.6 Ali Himmet Berki Bey mezkûr makalesinde Zaganos Paşa ile ilgili olarak Sultan Fatih’in huzurunda yaptığı bir tartışmayı dile getirir ve Zaganos Paşa’nın yiğitliğini, cesaretini ve hayırseverliğini ortaya koyar. Şöyle ki; “Muhasaranın sonlarına doğru Sultan Mehmed otağında bir harp meclisi kurmuştu. Halil Paşa düşüncesini izah ettikten sonra Sultan Mehmed gülümseyerek Zaganos Paşa’nın fikrini sordu. Zaganos Paşa henüz gençliğinin olgunluk çağlarında idi. Azm ü irade sahibi olmamakla beraber himmeti çok yüksekti. Konstantiniyyeyi istila için surlar altında kazdırılan lağamları idare ediyordu. Sultan Fatih fikrini sorar sormaz olduğu yerden doğrularak, Arnavut lehçesiyle Türkçe olarak şöyle bağırdı: “Haşa kella, padişahım ben Halil Paşa’nın fikir ve mütealalarını katiyyen kabul edemem. Biz buraya ölmeye geldik, dönmeye değil.” Bu sözler mecliste bulunlar üzerinde dehşetli bir tesir yaptı. Meclis tam bir sükun içerisinde idi. Zaganos Paşa sözlerine devamla: “Halil Paşa bu sözleriyle hamiyetimizi söndürmek, şecaatimizi kırmak istiyor. Fakat buna hiçbir vakit muvaffak olamayacak, hüsrana uğrayacaktır.
Malumunuz olduğu üzere Yunanistan’dan hareketle Hindistan’a giden Büyük İskender’in ordusu bizim ordumuzdan büyük değildi. İskender bu ordusuyla Asya’nın o koca kıtasının yarısını mağlup ve istila etmiştir. O ordu bu kadar geniş ve muazzam ülkeleri istilaya güç yetirdikten sonra bizim ordumuz bu taş yığınlarını geçmeye güç yetiremeyecek midir?
Halil Paşa, Garp devletlerinin intikam almak için üzerimize yürüyeceğini söylüyor. Şimdi sorarım, hangi garp devletleri? Latinler mi? Yoksa korsanlıktan ve hırsızlıktan başka bir şey yapamayan Akdeniz devletleri mi? Sultanım, mademki fikrimi sormak lütfunda bulundunuz, mühim bir işe başladık, bitirmeliyiz. Bundan başka mütealaya muktedir değilim.7
Zaganos Paşa’nın vakfiyeleri olduğu gibi, eşi Nefise Hatun’un da vakfiyeleri vardır. Nefise Hanım, Fatih devri ricalinden Oruç Çelebi’nin kızıdır. O da kocası gibi ahlaklı, faziletli, hayırsever ve dindar bir hanımefendidir. Kalbi insanlığa hizmet için çarpan diğer Türk kadınları gibi hayır sahasında örnek olmuştur. Belki de Âdile Sultanlara örneklik teşkil etmiştir. Bu büyük Türk kadınları adeta erkeklerle yarış edercesine Hakkın rızasını tahsile koşmuşlar ve gelecek nesillere örnek anneler olmuşlardır.
Gerçekten Türk kadınlarının en önemli özelliklerinden birisi de hayırsever olmalarıdır. İslam’dan önce de İslam’dan sonra da Türk kadınları hayır hizmetlerine müstesna bir ilgi göstermişlerdir. Bu alaka öylesine bir gelişme göstermiştir ki, vakıftan maksat amme hizmetlerinin yanında yalnız insanlar için değil, hayvanlara da şefkat ve merhamet etmenin en yüksek duyguya nasıl ulaştığını göstermiştir. Vakfiyeler arasında öyle vakfiyeler vardır ki, bazı hayvanlara, kuşlara bakılıp beslemeyi şart koşar. Mesela Ödemiş’te Hacı Ömer Ağa Mahallesinde Abdullah’ın Oğlu Hacı İbrahim Ağa Vakfiyesi’nde; Yeni Camii’de mücavir kalan leyleklerin yemlenmeleri için vakfın bir kısım gelirlerinin bu cihete sarf edilmesini şart koşmuştur. 8
Kütüphane ve arşivlerde yüzlerce erkek ve kadın vakfiyeleri mevcuttur. Sinesinde kadın, erkek tarafından binlerce vakfiye barındıran ve bundan böyle de barındıracak olan milletimiz, pek çok tabii ki, mesut ve bahtiyar olmaya namzettir. Özellikle Türk kadınlarının bu konuda böyle bir duyarlılığa sahip olmaları takdire şayandır. Bunlara en güzel örneklerden biri olarak hamiyetli, şefkatli ve hayırsever bir anne olan Âdile Sultan’ı göstermek mümkündür. Âdile Sultan, diğer vakıfları yanında, yalnız kadınlar için de vakıflar bırakmıştır. Bu davranışıyla da kadınlara örnek bir şahsiyettir.
Vatanı meydana getiren, bir ülkenin, yalnız taşı toprağı değil, aynı zamanda o topraklarda yaşayan ecdadının bıraktığı eserleri ve hatıralarıdır. Milletleri ayakta ve zinde tutan amiller arasında ilim, sanat ve teknik yanında milli hars ve duygunun da önemli yeri vardır. Tabi ki makamın şerefi içindekilerin şerefli olmaları ile kaimdir. Şunu hiçbir zaman unutmayalım: “Zamanı yenen millletler, zamana yenilmeyen mefahiri ve hatıraları olan milletlerdir.” Âdile Sultanlar ve onların bize bıraktıkları eserlere sahip olduğumuz sürece, milletimiz yükselmeye devam edecektir.
 


Vakfiyelerin Önemi:

 

Vakfiyeler, vakıflara varlık veren resmi belgelerdir. Vakfiye hukuki tabiriyle vakfın tescilidir. Vakfı kuran kişilerin adı, sanı, vakfedilen malların veya paranın miktarı, çeşidi ve evsafı bunların nasıl, ne şekilde kullanılacaklarını bildiren yazılı bir belgedir.
Vakfiyeler sahiplerinin huzurunda tanzim olunur ve mahkeme kütüğüne geçirilirdi. Kütüphane ve arşivlerde kitap şeklinde ve tomar olarak asli nüshaları halen mevcuttur. Vakıflarla alakalı işlerde bunların ehemmiyeti olduğu gibi, tarihi ve sosyoloji bakımından yüksek değer taşımaktadırlar. Vakfiyeler genellikle kâğıt ve deri üzerine yazılmıştır. Nadiren de olsa taş üzerine yazılmış olanları mevcuttur.
Vakıflarımızın milli hayatta önemli bir yeri vardır. Muhtelif zamanlarda ve değişik yerlerde vücuda getirilmiş olan vakıflarımızın ifa ettiği işler gözden geçirilirse, bunlar arasında dini hizmetlerin yanında içtimai hizmetlerinde geniş ölçüde yer aldığı ve önemli bir kısmın bu kabil işlerin ifa edilmesi için meydana getirildiği görülür. Mesela yoksulların karınlarının doyurulması, halka bedava meyve yedirilmesi, öğrenci ve çıraklara baharda kırda ziyafet çekilmesi, bayram ve şenlik günlerinde top atılmak suretiyle halkın neşelendirilmesi, ağır ve yıpratıcı işlerde çalışan işçilere ikramiye bağlanması gibi örnekler sayılabilir. Ayrıca yaşlanıp çalışamayacak eşrafa devamlı aylık bağlanarak yardım edilmesi, kimsesiz çocukların, yetimlerin, dulların ve yoksulların korunması ve kayırılması, yol, kaldırım ve köprü yapımı ve bunların bakımı için kurulmuş vakıflar tamamıyla sosyal hizmetleri yerine getiren vakıflardandır.
Kuyular, sarnıçlar, suyolları ve kemerleri, çeşmeler, sebiller, mahalle mekteplerinden yüksek tahsil müesseselerine kadar her derecede okullar ve kütüphaneler, hastaneler, imaretler (aşevi), kervansaraylar, sahillerde deniz fenerleri, yüksek geçit ve dağlarda sığınma ve barınma yerleri, şehir ve kasabalarda mesire ve tenezzüh sahaları, spor meydanları gibi tesisleri kurmak veya devam ettirmek maksadıyla meydana getirilen vakıfların gördüğü yardımlaşma hizmetleri, içtimai hayatı düzenleyen, milli bünyemizi geliştiren ve kuvvetlendiren amiller arasında yer almaktadır.
Dini hizmetlerin görülmesi için kurulmuş olan vakıflarda fertlerin milli mukaddesata bağlılığını temin eylemesi, halk arasında fazilet hislerinin doğmasına ve kuvvetlenmesine yardım etmesi, bakımından cemiyet hayatı üzerinde hayırlı tesirleri vardır.
Türk vakıfları yüzyıllar boyunca millet hayatında içtimai nizamın her türlü sarsıntı ve örselenmelerden korunmasına, fertler arasında yardımlaşma ve dayanışma yoluyla karşılıklı sevgi bağlarının kurulmasına çalıştığına göre, bu vakıfları ve hususiyetleriyle memleketin en hayati davalarına geniş ölçüde hizmeti dokunduğuna şüphe yoktur.
İslam, iyilik ve hayrı insanlara hasretmeyip, bir hadis-i şerifin delaleti sebebiyle hayvanlara iyilik etmeyi de teşvik etmiştir. Bazı vakfiyelerde hayvanların ve kuşların yemlenip bakılmasını belirten vakıflar mevcuttur.
Vakıflar konusunda Hz. Peygamber (S.A.V) insanları yalnız sözle teşvikle yetinmezdi. Bizzat kendisi Medine-i Münevvere’de bulunan yedi parça akarlarını vasiyet tarikıyla vakf ve süknasını, yani buralarda oturmak suretiyle intifa hakkını, müminlerin fakirlerine şart eylemiştir. 11
Hayri ve insani ideallerden doğan vakıflar arasında, gayeye ulaşmak için, milli hizmetlerin en mütenasip konular olarak seçilmiş olduğu vakıflar az değildir. Birçok vakıf sahipleri, sosyal veya kültürel sahalarda, hatta ekonomi ve askerlik alanlarında, milli zaruretler şeklinde beliren ihtiyaçları ön planda ele almışlardır. Vatan müdafaası, milli duyguların uyanık tutulması, milli kültürün gelişmesi, fethedilen ülkelerde Türk kültürünün yerleşmesi ve yayılması gibi maksatlarla vücuda getirilen vakıfların çoğu asırlar boyunca kendilerinden beklenilen hizmeti mükemmel bir şekilde görmüşlerdir.
Bu gibi vakıflarda milletimizin hayır arzusu ve milli menfaatlerimizi tüm yönlerden korumaya çalışmak gayreti kuvvetle göze çarpmaktadır. Bu konu son derece önemlidir. İşte vakıflarda bu konu çok güzel işlenmiş ve tatbikatta yararlı sonuçlar vermiştir. Türk vakıflarını memleket içinde muazzam bir örgüt halinde hizmete koymuş olan cömertlik ve fazilet gibi insani duygular yanında, vatanımızın mübarek topraklarında temellenmek ve baki kalmak fikrinin en başta yer aldığı görülmektedir.
Örneğin milli bünyeyi geliştirmeye ve kuvvetlendirmeye yarayan vakıflar arasında, spor meydanlarının ve tesislerinin de bulunduğu bilinen bir gerçektir. Zemankeş zaviyeleri veya pehlivan tekkesi gibi adlarla isimlendirilmeleri zamanın alışkanlığı neticesi olup, aslında bu müesseselerin tarikatla alakası yoktur. Eldeki eski spor kanunnamelerinin ve diğer vesikaların verdiği bilgilere göre bunlar sırf kendi sahalarında hizmet veren teknik spor kurumlarıdır. Bunlara bugün; okçular kulübü, jokey kulübü, güreş kulübü, sipahi ocağı, idmanevi ve stadyum diyebiliriz. Bunlar Türk gücünü artırmak, Türk nesillerinin sıhhatli ve kuvvetli olmaları için kurulmuş vakıflardır. Tabi ki, bunlar bu haliyle milli davaya hizmet etmişlerdir.
Eğitim ve sağlık işlerini yürütmek üzere kurulmuş vakıflar da, hep milli bünyeye hizmet etmişlerdir. Milli kültürün yükselmesi, halk sağlığının korunması, fertlerin hayatlarının korunması için, tehlike ve kazaların önlenmesi için, çalışan vakıflar pek tabi ki milli kurumlardır. Vakıfların imar ve sanat yönündeki hizmetlerini kim inkâr edebilir? Vakıflar eliyle yapılan çoğu eser abide vasfını haizdir. Bunlar bulundukları her yerde Türklüğü temsil etmektedir. Abidelerimiz Türk vatanının tapu senetleridir. Milli hudutlarımız dışındaki vakıf eserleri hala Türklük damgasını taşıyorlar. Her yerde bulunan cami, medrese, köprü, çeşme, kervansaray, han, hamam ve sebillerimiz hep vakıf abideleridir.
           
Vakıflarımızın milli cephesi ve milli hayattaki önemini göz önünde tutan vakıflardan bir kaçı şunlardır:
1 - Milli müdafaya hizmet için kurulmuş olan vakıflar

a. Kale ve istihkâm yapılması için,
b.Askerlerin teçhizi için,
c.Donanmaya yardım için,
d.Harp okulu ve gazilere yardım için.
 

2 - Türklüğün korunması ve milli kültürün yayılması için kurulan vakıflar

 

a. Ebu Bekir Paşa’nın Kıbrıs’taki vakıfları ve Mora’daki talebe yurdu,
b. Kıbrıs Şehrinin Surları vakfı,
c. Kıbrıs Ebu Bekir Efendi Vakfı,
d. Ali Ruhi Efendi Vakfı,
e. Sultan Mahmut Kütüphanesi Vakfı,
f.  İrik-zade Vakfı,
g. Tabak Derviş Efendi Vakfı,
h. Borazan Cemal Efendi Vakfı,
i.  Hacı Hamit Bey Vakfı,
j.  Şeyhü’l İslam Arif Hikmet Bey’in Medine’deki Kütüphane Vakfı,
k. Ebu’z-Zeheb Mehmet Bey Vakfı (Kahire’de Türk öğrencileri için yurt).
 

3- Orta Asya’daki Türk ülkeleriyle münasebetleri devam ettirmeye yarayan vakıflar

 

a. Tarsus’taki Türkistan Zaviyesi Vakfı,
b. Tarsus’ta Beğce Şeyh Zaviyesi Vakfı,
c. Diğer Türkistan Zaviyeleri Vakfı.
 
 

4 – Türklüğü yükseltmek için tesis edilen vakıflar:

 

Rıza Nur Bey’in “Türklüğün yükselmesi için” kurduğu vakıf. 12
Tüm vatan sathında ülkelerin kurtuluşu, korunması ve yükselmesi için çeşitli vakıflar kurarak gayret sarf eden sivil toplum temsilcilerinin yaptıkları bu hizmetleri inkâr etmek veya görmezlikten gelmek, nankörlükten ve ecdada saygısızlıktan başka bir şey değildir.
Bugün dahi güzel yurdumuzda, ulvi gayeler için kurulmuş, çok sayıdaki sivil teşekküller, yani vakıflar mevcuttur. Bunların ülke kalkınmasındaki katkıları takdire şayandır. Ülkeye hizmet eden bu tür sivil toplum örgütlerini çoğaltmak, geliştirmek ve teşvik etmek, yöneticilerin başta gelen görevlerindendir.
Çoğu ileri ülkelerde, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal konularda, bu tür kuruluşların çok büyük katkı ve hizmetlerini görmekteyiz. Ülkemiz yöneticilerinin de bu konuda daha duyarlı olup, köstek değil destek olmalarını bekliyoruz.
 

Müslüman Türk Milleti, geçmişte olduğu gibi gelecekte de vatanı uğruna malını ve canını feda etmeye hazırdır. Ona fıtraten bahşedilmiş bu duyguları, köreltmemeliyiz. Milletin dini ve milli duygularını canlı tutmak için tüm sivil toplum bireylerini harekete geçirmeliyiz.13

 

Konumuzu zamanımızın vakıf ve derneklerine bir göz atarak nihayetlendirelim. Maalesef bugünkü vakıfların bir çoğu tabela vakfı olmaktan veya sırf vakıf ismi taşımaktan öteye gidemiyor. Hiçbir zaman ismiyle mesemma olamıyor. Verici olmak yerine, alıcı oluyor. Yardım etmesi gerekenler yardım almaya çalışıyor.  Zira bunlardan bir kısmının vakfı idâme ettircek teşkilatı yok, bir kısmı ise vakfı korumaya ahil olmayan şahısların tekelindedir.
Şayet o eski vakıf medeniyeti eskiden olduğu gibi bugün de varlığını sürdürebilseydi ülkemizde aç ve mağdur insan ve hatta hayvan bile kalmayacaktı. Maalesef günümüzde satıcılar müşterilerini aldatıyorsa, bayramlarda fakirlerin gönlü kırık ve boynu bükük kalıyorsa, evlenme çağına gelmiş on binlerce gencimiz geçim korkusundan evlenemiyorsa, pek çok insanımız borç yüzünden hapishaneye ve mezara giriyorsa, fakir fukara tedavi parasını ödeyemiyor hastanede rehin kalıyorsa, açlık ve sefaletten bazı kimseler çöplerden rızık elde etmeye çalışıyorsa, ahlâk alabildiğine tahrip ediliyorsa, kadınlar meta haline getirilip şehvet ve reklam aracı olarak kullanılıyorsa, toplumda büyüğe karşı saygı, küçüğe karşı sevgi duyguları körelmişse, bencillik duyguları hayatı kasıp kavurmaya devam ediyorsa, daha binlercesini sayabileceğimiz olumsuzlukların kökeninde insanlarımızın vakıf sevgi ve duygusundan uzak kalmalarını söyleyebiliriz.
Hiç şüphemiz olmasın ki vakıf medeniyetimizi aslına uygun bir şekilde yeniden ihya edip yaşatırsak pek çok mesele kendiliğinden çözüme kavuşacaktır. İşte o zaman devlet-millet kaynaşması meydana gelecek, dünyanın süper gücü olma konumumuzu yeniden yakalamış ve dünyaya adaleti, huzur ve barışı getirmiş olacağız.  
 
KAYNAKLAR

1. Ali Haydar, Tertibu’s-Sunufi Ahkamü’l-Vakıf, İstanbul, 1240, s. 12
2. İslam Ansiklopedisi, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul, 1986, c.13, s. 154.; Prof. Dr. Fuat Köprülü, Vakıf Müessesesinin Hukuki Mahiyeti ve Tarihi Tekamülü, Vakfılar Dergisi, Sayı II, İstanbul 1974, s.1-132
3.  Ömer Hilmi, İthafü’l-Ahlaf fi Ahkamü’l- Evkaf, İstanbul, 1307, s.18-22,48.
4.  Riyazü’s-Salihin, Ankara, 1972, 3/1412. Bu Hadis-i Şerifteki “sadaka-i cariye” ibaresiyle vakfın kastedildiği ileri sürülmektedir. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-i İslamiyye ve İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul, 1951, 4/173.
5.  Ali Himmet Berki, İslam’da Vakıf, Vakıflar Dergisi, Doğuş Matbası, c.IV. Ankara, 1958, s. 19-37.; İslam Ansiklopedisi, M.E.B Basımevi, İstanbul, 1986, c.13, s.156
6.  Ali Hikmet Berki, a.g.e, s.19-37
7.  Ali Himmet Berk a.g.e. s. 28
8.  Ali Himmet Berki a.g.e. s.36
9.  Halim Baki Kunter, Vakıflar Dergisi, Sayı I, Ankara 1938, s. 116
10. Halim Baki Kuter, Vakıflar Dergisi, Sayı III, Ankara 1956, s.1-11
11. Ali Himmet Berki, Vakıflar Dergisi, Sayı V, Ankara 1962, s.10
12.  Halim Baki Kunter, Vakıflar Dergisi, Sayı III, Ankara 1956, s. 1-11
13. Prof.Dr. Hikmet Özdemir, Âdile Sultan Vakfiyesi, Türkiye İlmi İçtimai Hizmetler Vakfı Yayınları, İstanbul, 2006
                                                                          
                                                         http://www.hikmetozdemir.com.tr/